CTP-BG Genel Başkanı Ferdi Sabit Soyer, UBP Hükümetinin ilk 100 gününü değerlendirdi.

 CTP-BG Genel Başkanı Ferdi Sabit Soyer, UBP Hükümetinin ilk 100 gününü değerlendirdi.

 
10 Ağustos 2009 Pazartesi gün Lefkoşa Saray Otel’^de saat 10.00’da gerçekleşen Basın toplantısı’nda CTP Genel Başkanı Ferdi Sabit Soyer’in yaptığı konuşmanın tam metni şöyle:
 
Değerli Basın mensupları, Başbakan Derviş Eroğlu’nun oluşturduğu hükümetin artık 100 gün hedefi zemininde, değerlendirilmesi gerekmektedir.
 
Bu süre zarfında Başbakan Eroğlu Başkanlığında kurulan bu hükümetin ilk icraatları ilkesizliğin de açık bir göstergesi olmuştur.
 
Bu hükümetin büyük ölçüde siyasi aldatmaca üzerine kurulduğu,  bu yüzden de tarihimizin gördüğü en büyük siyasi suiistimalin temsilcisi olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır.
 
Çünkü halka sunduğu seçim programı ve söz verdiği vaatlerin tamamen tersinden hareket etmektedir.
 
 Derviş Eroğlu Başkanlığındaki UBP, 2008 yılında ülkemizin temel sorunlarına dönük fikir üretmeden tamamen tepki üzerine bir siyaset hattı izlemişti. Bugün Kıbrıs Türk halkı  dünyada kara para aklanan bir ülkenin insanları olarak tanımlanmadığı için memnuniyet getirirken,  aynı Eroğlu muhalefet iken, gerçek dışı söylem ve yayınlarla bunun yasal olarak düzenlenmesine engel olmaya çalışmıştı.
 
Bunu yaparken de bazı Casino sahiplerinin hem parasal hem de etkili desteğini almıştı. Seçimlerde bunun her yönden avantajını yaşadı.
 
Ama şimdi, FTAF’ın övgü dolu sözlerinden memnunluk duyduğunu açıklıyor.
 
Eroğlu başkanlığındaki UBP hükümetinin ilkesizliği  ve siyasi açıdan suiistimallere dayalı iktidarının değerlendirilmesine devam edeceğiz.
 
Ancak bu 100 gün içinde devletin müdür ve müsteşar mevkilerine dahi atama yapamazken, Telekomünikasyon Üst Kurulu’nda olduğu gibi yasaları açıkça çiğneyerek, hem partizanlığını hem de iş bilmezliğini de kanıtladığının altını çizmek istiyorum.
 
Şu anda bazı Bakanlıklarda daha müsteşar ve müdür dahi atanmamış, eski müsteşar ve müdürler de görevden alınmamışken, onların tüm yetkileri usulsüz olarak başka eller veya Bakanın elinde toplanmıştır. Atama yapamamıştır…  Çünkü seçim öncesi aynı makam için onlarca insana söz vermiştir. Bu da devletin işlemesine büyük darbe vurmaktadır.
 
Bu arada UBP Genel Sekreteri İrsen Küçük; yükü Başbakan Derviş Eroğlu’nun üzerinden almak uğruna hiç çekinmeden hükümete atadıkları kendi bakanları için, “atadığımız bazı Bakanlar acemidir” mazereti üretmeye başlamıştır. Daha yüz gün dolmadan kendi Bakanlarını bile ateşin içine atmaktan çekinmeyen bu anlayış, ülkeye hiç bir katkı yapamaz.. Çünkü hükümet etmek, şoför okulunda öğrenci ruhsatı ile şoför yetiştirmekten çok başka bir şeydir. Ancak İrsen Küçük, “Bakanlarımız acemidir” derken, aynı bakanların, Başbakan Eroğlu’nun yolladığı listelerle bakanlıklardaki insanları yerden yere sürme, ya da sırf Eroğlu’nun bazı has adamlarının intikam duygularını tatmin etme adına Karpaz bölgesinde TÜK’te çalışan işçilerin sürgün edilmeleri emrini yerine getirmekte hiç de acemi olmadıkları görülmektedir.
 
Başbakan Eroğlu tam bir siyasi suiistimal yapmıştır. Çünkü 19 Nisan seçimleri öncesi halka başka sözler vermiş, ama başka uygulamalar içine girmiştir.
 
Şimdi bunların bazılarını tek tek ele almaya çalışacağız.
 
16 Mart 2009’da, UKÜ düzenlenen; tüm partilerin katıldığı, televizyondan da naklen yayınlanan toplantıda, Derviş Eroğlu’nun, “Başbakanlık’ta ilk yüz gün” çerçevesinde yaptığı konuşmadan yararlandığımız verilerle hareket edeceğiz.
 
Başbakan Dr Derviş Eroğlu, ilk yüz güne şöyle başlayacağını ifade etmişti. Aynen okuyorum:
 
“Bu nedenle Napolyon’un dediği gibi para para yerine, biz ekonomi ekonomi diyerek işe başlayacağız”.
 
Ama, ilk yüz günün içinde, hem kendisinin, hem bakanlarının, her Allahın günü söylediği ve söylemeğe devam ettiği tek söz; “para para” olurken, söylemediği sözler ise ekonomiye dair oldu.
 
Başbakan Eroğlu, 19 Nisan seçimlerine giderken, bir yandan 2008 gerçekleşen korkunç kuraklığın, öte taraftan da dünya çapında, önce mortgage sisteminin çıkmaza girmesi ile inşaat sektöründe başlayan, ardından dünya finans sistemini sarsan, daha sonra dünya petrol fiyatlarının artışı ile dünya ekonomileri üzerinde oluşan ağırlığın, bu finansal krizle birleşerek,  reel sektörleri de etkilemesi ile derinleşen global krizin KKTC’yi olumsuz etkileyeceğini göz ardı ediyordu.
 
Ve dar bir bakışla tüm sıkıntıları hep CTP BG ağırlıklı hükümetin üzerine atıyordu.
 
Bu yüzden ekonomide alınması gereken tedbirlerin, toplumsal bir zeminde tartışılmasını engelliyor, hep CTP’yi suçlama mantığı ile hareket ediyordu. Bunun üzerine de her kesime dönük olarak bol vaatlerde bulunarak, popülizm yapmayı ise siyasetin çıkışı olarak görmüştü.
 
 Bu gerçek dışı önermeleri yerine getirmek için de iki kaynak öngören Eroğlu, 100 gün programında aynen şunu söylüyordu:
 
“Evet! Tabii ki, projelerimize yönelik olarak kaynak nasıl temin edilecek sorusuna karşılık; dünyadaki tüm ekonomiler iç ve dış kaynaklar olmak üzere iki kaynaktan finanse edilir. UBP iktidarında da bu yol izlenecektir. Anavatan Türkiye Hükümeti ve Türkiye Merkez Bankası ile sıkı diyalog ve işbirliği imkânları yaratılarak reel sektörün geliştirilmesi için üretilen plan ve projelere kaynak yaratılması yoluna gidilecektir” .
 
İşte tüm seçim kampanyası boyunca dile getirdiği gerçekçi olmayan popülist hedeflere ulaşmak için gösterilen tek kaynak da Türkiye’den para talebi idi.
 
Dolayısı ile ilk yüz günde  “Napolyon olmayacağını” söyleyen Eroğlu, söylemleri ve tutumu ile onu bile geride bıraktı.
 
Kendi ifadesi ile de “dış kaynak” olarak, Türkiye’nin kaynaklarına başvuracağını açık bir şekilde söylerken, konuşmasında ifade ettiği iç kaynakları nasıl yaratacağına ve geliştirileceğine dair bir ciddi önermesi de yoktu.
 
Üstüne üstlük popülist söylemlerle, iç kaynakları yaratan devlet gelirlerini , düşürmek amacı ile önermeleri de yapmaktaydı.
 
Örneğin, Likidite’nin artırılacağından söz ediyordu.
 
Bunun için de ilk yüz günde “bankacılık sigorta ve işletme vergisini kaldıracağı, aynı zamanda da mevduat munzam karşılık ve disponibilite oranlarını düşüreceği” sözünü vermekteydi.
 
İyi ki  CTP-BG’nin büyük ortak olduğu hükümet, global krizin etkilerini nispeten kırmak için, 2009’un başında KKTC Merkez Bankası ile ortaklaşa çalışma sonucunda hem munzam karşılık oranlarını bir puan düşürerek, hem de bankalarımızın kârlarının sermayeye aktarılmasını kolaylaştıran vergi düzenlemelerini yaparak, bu şartlarda bankalarımızın kendilerini güçlendirme adımı atmasına ve piyasaya biraz daha fazla kaynak çıkmasına olanak yaratmıştı.
 
İlk yüz günde bu alanda hiçbir şey yapamadı.
 
Ayrıca, bu kriz aşamasında gerçekçi olmayan vaatlerle devletin gelirlerini düşürme niyeti açıklamış; yani iç finansmanı daraltmayı gündeme getirmişti.
 
Bunun için de ilk yüz gün için şunları vaat etmişti.
 
“1.Temel prensip olarak ekonomide vergi indirimine gidilecektir.
 
  2. Bu çerçevede stopaj vergisi kaldırılacaktır.
 
  3. Ekonominin kayıt altına alınması ile birlikte resen vergilendirme uygulamadan kaldırılacaktır.
 
  4. KDV oranları yeniden gözden geçirilecek daha basit, daha düşük düzeyde ve asgari sayıda KDV oranı yürürlüğe konacaktır.”
 
Evet, yapmayı vaat ettikleri bunlardı…
 
Bunların hiç birini yapmadı… Ama bu vaatler  tüm insanlarımızı  bir beklenti içine sokmuştur.
 
KKTC’nin 2009 Bütçesinin Ocak- Haziran arasındaki 6 aylık kesin uygulama sonuçlarına baktığımızda, hem gerçek sıkıntıları tespit edememenin, hem de bu boş vaatlerin yol açtığı yanlış beklentinin neden olduğu problemleri görmek olanaklıdır.
 
Aşağıda okuyacağım veriler, Maliye Bakanlığımızın verileridir ve Sayın Maliye Bakanına, bu rakamları çıkarttığı için teşekkür ediyorum.
 
                                             Ocak- Haziran 2008                                   Ocak- Haziran 2009
 
 Dâhilde Alınan KDV:           68,613,186                                                  65,853,564
 
Uluslararası Ticaret ve
 
Muamelelerden Alınan:         139,242,240                                                  115,396,496
 
Gümrük Vergileri:                14,893,005                                                        10,254,537
 
İthalattan Alınan KDV:       120,006,665                                                      102,299,425
 
Diğer:                                   4,342,770                                                          2,842,507
 
Toplam:                               347,097,866                                                      296,646,529
 
Görüldüğü gibi bu alanlarda yaklaşık 50.5 m TL yani yaklaşık %15 oranında ve çok önemli bir düşüş olmuştur. Ekonomik küçülme ve daralma nedeniyle iç ve dış ticarette önemli bir gerilemenin yaşandığı görülmektedir. Bu da devletin gelirlerinde ciddi bir düşüş yaratmaktadır. .   
 
Kurumlar Vergisinde ise Ocak – Haziran 2008’ de, 87,105,302 milyon TL toplanırken, bu oran aynı dönemde 2009’da 70,256,993 milyon TL olmuştur.
 
Bunun iki nedeni vardır. Biri, ekonomide başlayan küçülme, diğeri de UBP’nin seçim döneminde verdiği boş vaatlerin yol açtığı yanlış beklentidir.
 
Gelir vergisinde – ki bunun önemli bir kısmı, kaydi olarak kamu görevlileri ile ilgili vergi düzenlemesidir, durum şöyledir:
 
Ocak – Haziran 2008’de 93,760,853 milyon TL olurken, bu alanda da bir artış yaşanmıştır. Aynı dönem itibarı ile 133,831,239 TL olmuştur.
 
Bu rakamlar açıkça bütçemizdeki gelir-gider farkının süreç içinde öngörülenden daha fazla artacağını göstermektedir.
 
Dünyada giderek artmaya başlayan petrol fiyatlarının da, global krizin etkilerine yeni sıkıntılar ekleyeceği de açıktır.
 
Dolayısı ile seçim döneminde, UBP Genel Başkanı Eroğlu olarak gündeme getirdiği iç kaynakların gelişmesi konusuna, hükümet olduktan sonra, Başbakan Eroğlu olarak, ne Bütçeye, ne de ekonomiye yatırım bakımından gelişme için yeni bir dinamik katmayı başaramamıştır. Bu da ilk yüz günde ortaya çıkmıştır.
 
İç kaynak sağlamak adına da başvuracağı tek bir çare olduğunu, hükümet olduktan sonra dile getirmiş, bunun da ismini “tasarruf” olarak ortaya koymuştur..
 
Bu yüzden de Başbakan Dr Derviş Eroğlu ve ekibi, ilk yüz günde tam bir politik iflası yaşamaktadır.
 
Çünkü vergileri düşüreceği sözlerinin yanı sıra, tüm çalışanlara ve başta kamu görevlilerine son derece popülist söylemlerle boş vaatler vermişti.
 
Oysa ki global kriz ve kuraklığın etkisi ile ülke ekonomisinde başlayan daralmayı gören CTP-BG’nin büyük ortak olduğu hükümet,  alınması gereken tedbirleri açık kalplilikle dile getirmişti. Hata bazılarını da  tartışılması için yasa tasarısı olarak sunmuştu.
 
Ancak UBP liderliği bunların toplamını reddederek ve hata bunların kazanılmış haklara dönük bir saldırı olduğunu ileri sürerek bir kampanya açmıştı. Bu kampanyasını da seçim döneminde vaatler manzumesine dönüştürmüş, seçim döneminde propagandasının temeli yapmıştı.
 
Buna göre sendikalara yazılı taahhütler de vermişti. Maaşları %20 artırmaktan söz etmiş, eşel mobilin 2 ayda bir düzenlenmesine asla dokunulmayacağı vaadinde bulunmuştu.
 
Eroğlu ayrıca 13 maaşlara el atmayacağı ve emekli maaşları ile ikramiyelerinden ise asla kesinti yapmayacağını söylemişti.
 
Her şeyden evvel dün muhalefette iken sırf siyasi propaganda için gündeme taşıdığı bu iki konuyu, şimdi üzerinde çok konuşulduğu için kaynak talebinde bulunduğu Türkiye’nin de gündemine kendi eli ile sokmuş oldu.
 
Değerli Basın Mensupları.
 
Sayın Eroğlu, sendikalara, seçim öncesi yazılı taahhüt vererek “geriletmeyeceğim” dediği Eşel Mobili, daha yüz gün dolmadan, üstelik de Meclis’in gündeminden kaçırarak kanun gücünde kararname ile uygulamaya sokmuştur.
 
Bu, tam bir dayatma mantığı ile siyasi ikiyüzlülüğün en tipik örneğidir ve demokrasiye tamamen ayıkırdır.
 
 İlk yüz günde topluma tam bir rezaleti yaşatmıştır.
 
Dün söylediklerinin tersini bugün yapmasının sorumluluğunu da kendisi üstleneceğine, topu sürekli olarak Türkiye’ye atarak hareket etmiştir, Bu yüzden de pek çok endişelere yol açmıştır. Bu endişeler ise KKTC Bütçesi üzerinde önemli bir yük oluşturan belli önemli giderlerin daha da artmasına sebep olmuştur.
 
Bu da Transfer Kalemidir.
 
Üstelik de Sayın Eroğlu Meclise sunduğu Hükümet programında açıkça “Transfer Kalemlerini” düşüreceği sözünü vermişti. O günlerde Meclis’te yaptığımız konuşmada bunun bir hükümetin programında ilk kez yer aldığını, bunu yazmakla gereksiz bir şekilde, aksine Transfer kalemlerinin artışına yol açılacağını söyleyerek eleştirmiştik.
 
Nitekim bu eleştirimiz de maalesef gerçekleşmiş bulunmaktadır.
 
Bir kere, ilk yüz günde ne yapılacağı ile ilgili olarak yaptığı konuşmada Dr Derviş Eroğlu “Sosyal Sigorta ve İhtiyat Sandığı primlerini” düşüreceği sözünü vermişti.
 
Aynı zamanda da 3. Ülkelerden gelecek işçiyi, sosyal güvenlik ve asgari ücret kapsamı dışına alınacağından söz etmişti.
 
Bu arada sosyal sigorta primlerini yatırmayanlara kapsamlı bir af çıkarmaktan da söz etmişti.
 
Bu vaatlerin ortaya sürülmesi ile hayatımızı etkileyen ekonomik krizin ve daralmanın da etkisi ile bazı işletmeler ve insanlar, sosyal güvenlik fonuna yatırım yapmaktan uzaklaşmaya başladı.
 
Bu arada Kamu görevlilerine dönük olarak, Eşel Mobil dâhil tüm olayları demokratik tartışma yerine dayatmacı bir mantıkla ele alması ve gerek Başbakan olarak kendisi, gerekse bazı Bakanların sürekli olarak, “biz Türkiye’nin bizden taleplerini yerine getirip onlardan kaynak alacağız” sözlerini  ifade etmeleri ile birlikte oluşan güvensizlik ortamı içinde, hükümetinin de programına yazdığı gibi, Transfer Kalemlerini ilk yüz günde düşüreceği sözüne karşın bu gider, ilk yüz günde aksine artmıştır.
 
Nitekim, Transfer Kalemlerinin en önemlilerini oluşturan belli alanlarda ciddi artışlar meydana gelmiştir.
 
Transfer Kalemleri içinde yer alan “MAAŞ BENZERİ ÖDEMELER KALEMİNDE” önemli bir artış meydana gelmiştir.
 
Buna Göre:
 
2008 Ocak- Haziran döneminde 199,267,339 milyon TL olan bu kalem,
 
2009 Ocak–Haziran döneminde 247,858,293 milyon TL’ ye yükselmiştir.
 
Bunun daha anlaşılır olması için 2008 Ocak -Haziran döneminde 139,746,479 milyon TL olan emekli maaşlarının, 2009 yılının aynı döneminde 162,295,496 milyon TL olduğunu söylemekte yarar var.
 
2008 Ocak- Haziran döneminde gerçekleşen emekli ikramiyelerine de baktığımızda – ki bunların bazıları gelecek aylara bölünmüştür – oluşan artış, tedbir derken atılan gelişi güzel adımlarla yaratılan güvensizlik ortamı ile aksine, Transfer Giderlerinde büyük artışa yol açmıştır. Bunlar daha ilk izlerdir.
 
Çünkü yaratılan güvensizlik ortamı ile insanlar hızla emekliye çıkmaktadır.
 
Nitekim daha iyi bir bakışa sahip olmak için ikramiyeler üzerinde oluşan gider artışına göz atmak gerekiyor.
 
2008 Ocak- Haziran döneminde, emekli ikramiyelerinin toplamı 15,768,772 milyon TL iken, bunun toplam miktarının 2009’un aynı dönemi  itibarı ile 34,249,009 milyon TL olduğunu görmekteyiz. Böylece UBP, pek çok kamu görevlisinde yol açılan güvensizlik ile onları daha erken emekliliğe sevk konusunda bir nevi kışkırtarak,kaş yapayım derken, göz çıkartmaya başlamıştır.
 
Bunlar ise Bütçenin Gelir Gider farkını daha da büyütecek adımlardır. Bunun sorumlusu, seçimlerde başka vaatler verip, seçimden sonra ise başka yapmaya dönük, hesapsız,  popülist ve ilkesiz söylem ile iş yapan UBP liderliğidir.
 
Tasarruf diye diye yaptıklarını silen, transfer kalemlerindeki bu artış, yalnız bununla sınırlı değildir.
 
Seçim nedeni ile ilk yüz günde verdiği boş vaatlerin bir tanesi olan sosyal sigorta primlerini düşüreceği, cezaları kaldıracağı ve af çıkaracağı vaatleri de Sosyal Sigortalara yatırımın fiilen düşmesine yol açmış, bu da Bütçe’nin transfer kalemlerini büyüten bir başka etkiye neden olmuştur.
 
Nitekim, 2008 Ocak- Haziran Döneminde Bütçe giderleri arasında yer alan, Sosyal Sigorta (Özel Uygulama) kalemi; Ocak- Haziran 2008’ de 27,510,657 milyon TL iken; bu, 2009’ un aynı döneminde  29,562,038 milyon TL olmuştur.
 
Sosyal Sigortalar Kurumuna Hazine Yardımı, 2008 Ocak – Haziran döneminde 35,000,000 milyon TL iken 2009’un aynı döneminde bu 37,439,213 milyon TL olmuştur.
 
Görüldüğü gibi gerek seçim bildirgesinde, gerekse 100 gün vaatleri arasında ve Hükümet Programında açıkça Transfer Kalemlerini düşüreceği vaadinde bulunan UBP, bu yüz gün içinde yine kendisinin yıllar boyu izlediği popülist siyasetlerin sonucunda gelişen ve KKTC Bütçesinin en büyük gider kalemini oluşturan Transfer kalemlerinde, sürdürdüğü hedefsiz siyaset sonucunda ciddi artışlara yol açmıştır.
 
Bu da KKTC Bütçesinin “açıklarının”, gelir azalması ve gider artması nedeni ile, daha da büyümesine yol açmıştır.
 
İşte burada bir başka parantez daha açmak gerekmektedir.
 
Dr Derviş Eroğlu,” Başbakanlıkta İlk Yüz Gün” programında, Napolyon gibi “para para” demeyeceğini söylemişti.
 
Ama seçim sonrası da  yalnız Bütçe Giderlerini karşılamak için “para talebinde” bulundu.
 
Burada biraz geriye gitmekte fayda vardır.
 
 KKTC Meclisinde 15 Aralık 2008’de 2009 KKTC Bütçesi görüşülürken Eroğlu şunları ifade ediyordu.
 
“…Anavatan Türkiye’den kompleks içine girmeden destek istemeliyiz..Biz iktidara gelirken acil eylem planımızla birlikte geleceğiz. Eylem Planımızı hazırlarken Anavatan Türkiye’nin de görüşlerini bilerek hazırlayacağımız için sıkıntı olacağını da düşünmüyorum.”
 
KKTC Meclisi Tutanak Dergisi, 15 Aralık 2008…
 
Yani Derviş Eroğlu, ta 2008 Aralık ayında Türkiye’nin görüşlerini bildiğini ve planını buna göre hazırlayacağını söylüyordu.
 
Bütün bunları bile bile yapan Eroğlu şimdi ise “ben istemiyorum, kaynak almak için Türkiye dayatıyor” söyleminden medet ummaya çalışmaktadır.
 
Üstelikte yukarıda da bahsettiğimiz gibi kamu görevlilerine dönük dayatma uygulamalara girişen Eroğlu, dün ise tartışılmak için Meclis gündemine gelen bazı düzenlemler için bakın 15 Aralık 2008’de neler söylüyordu:
 
“Kriz sonrası  yapılması gereken ise kamu çalışanlarının maaşına, yaşam seviyesine göz dikmek yerine, özel sektörün geliştirilmesi ve özel sektörde çalışmanın cazip hale getirilmesi”… diyordu.
 
Bugün ise bunun tam tersini söylüyor. Üstelik de e bunları hep tartışmadan yapmaya çalışıyor. Ayrıca pervasızca özel sektör – kamu çalışanı çatışması yaratarak da kendine yol açmaya çalışıyor..
 
Değerli Basın Mensupları
 
UBP, söz konusu “Başbakanlıkta İlk Yüz Gün” toplantısında bizzat Başbakan Eroğlu’nun ağzından elektrik fiyatlarının düşürüleceği vaadinde bulunmuştu.
 
18 Aralık 2008 Bütçesinin KKTC Meclisinde görüşülmesi sırasında da o gün Ana Muhalefet Partisi Başkanı olan Sayın Eroğlu konu ile ilgili olarak şöyle demişti:
 
“Artan elektrik fiyatları nedeni ile ülke karanlıklara gömüldü. Esnaf buzluklarını işletmiyor. Sanayiciler kapılarına kilit astı.”
 
Bu gün Sayın Dr Derviş Eroğlu Başbakandır. Üstelikte tüm seçim döneminde Mecliste yaptığı bu konuşma temelinde söylemler yapmış ve halka elektrik fiyatlarını düşüreceği sözü vermişti.
 
İlk yüz günde, ilk olarak boş çıkan,  bu vaadi oldu.
 
Nitekim, hükümeti kurduktan on gün sonra, ilgili bakan alçak sesle, elektrik fiyatlarının düşürülemeyeceğinden, bunun petrol fiyatına bağlı olduğundan söz etti.
 
Ne acıdır ki bu konuda vaatte bulunan kendisi olmasına karşın, Başbakan Dr Derviş Eroğlu, hala hiç ses çıkarmamıştır. Boş vaatlerin ilk çöküşü işte bu olmuştur.
 
Şimdi sormak gerekir, elektrik fiyatları değişmediğine göre, dükkânlar açıldı mı? Ülke karanlıktan çıktı mı?
 
Ayrıca stopajı kaldıracağı sözünü vermişti. Ne yaptı? Kocaman bir hiç.
 
Ancak kendisi, CTP-BG hükümetinin 2009’un başında gündeme getirdiği ve inşaat sektörünün sıkıntılarının aşılması için inşaat sektöründeki stopajı %4 ‘e düşüren uygulamayı önce “bu nedir?” diye küçümsemişti.
 
UBP iş başına gelip de mevcut kararnamenin süresi bitince ilgili kararnameyi “kaldırdım” demiş, daha sonra ise “işte stopajı kaldırdım” diyebilmek için CTP BG’nin 2009’un başında yaptığı düzenlemeyi yapmış, yani stopajı  yine %4 olarak saptayıp ilan etmiştir.
 
Bu kadar ilkesizliğe her halde pes demekten başka bir şey yapılmaz.
 
Değerli Basın mensupları, çok çarpıcı bir örnek de araç seyrüsefer ruhsatları ile ilgili olarak yapılan siyasi ayıpta yatmaktadır.
 
Çünkü CTP BG’nin hükümeti döneminde zorunluluktan yaptığı tek vergi artışı olan bu uygulama karşısında UBP, yeri göğü inletmiş, “İlk Yüz Gün” programında, bunu yüzde 50’ye düşüreceği sözünü vermişti.
 
 
 
Bunu yapamayacağını bile bile siyasi oyunlara girdi.
 
Önce Meclise, Bakanlar Kurulundan araç ruhsatlarını %50 düşüreceği ile ilgili olarak yasa getirdi. Kamuoyunu günler, haftalar süren yanlış bir beklenti içine soktu.
 
Sonra ilgili yasa, Bütçe Plan Komitesinde ele alındı ve araç ruhsatlarını  %50 düşürmeyi öngören yasa oy birliği ile geçti.
 
Yasa Meclis gündemine gelince aynı UBP, bunun Meclis tatilinin sonuna kalmasını istedi. Devlet düzeni nerede diye sorulması üzerine 10 dakika ara istedi. Sonrasında da  muhalefete tek bir bilgi vermeden Meclis Başkanının odasında toplandılar.
 
Bildiğimiz kadarı ile bizzat kendileri TC Lefkoşa Büyükelçiliğinin uzmanlarını da davet ederek, Meclis Başkanın makam masasının etrafında toplaşarak hesap kitap yaptılar ve Meclis’in Bütçe Plan Komitesinden oy birliği ile geçen yasaya, Muhalefete de bilgi vermeden İNDİRİM değil, BİNDİRİM yaparak emrivaki yaparcasına bunu Meclis Genel Kuruluna sundular…
 
Hem seçimlerde söylediklerinin tersini yaptılar, hem de büyük bir siyasi manevra ile “bak biz düşürmek istedik ama Türkiye bırakmadı” masalı ile kendi ayıplarını ve gerçek dışılıklarını gizlemek istediler.
 
Değerli Basın Mensupları,
 
Sayın Eroğlu, 16 Mart 2009’da, Başbakanlığının ilk yüz gününde; Başbakanlıkta bir Ekonomik Koordinasyon Kurulu Kuracağını da açıklamıştı.
 
“Bu kurulun görevleri; ulusal programını hazırlanması, makro ekonomik politikaların belirlenmesi, sektörel yapılandırma projelerinin geliştirilmesi, iktisadi kuruluşların yeniden yapılandırılması olacaktır” diyordu.
 
Ama ne oldu?
 
Bunun yerine Eroğlu başkanlığındaki hükümet, KKTC ekonomisinin sıkıntıları ile ilgili olarak tespitlerde bulunmak; ne olduğunu anlamak ve çıkış yolları önermek için ihaleye de çıkmadan konuyu bir özel şirketin ele almasına karar verdi. Bir özel firmadan hizmet almaya karar verdi. Hani sorunları biliyordu ve formülü vardı?
 
Üstelik de KKTC ekonomisi ile ilgili olarak Dünya Bankasının hazırladığı ve KKTC’de tartışılan bir kapsamlı rapor varken ve ayrıca İŞAD’la TÜSİAD’ın  ile birlikte hazırladığı ve sunumu yapılan bir rapor ortada dururken.
 
Kendisinin 100 deneyimli uzman ekibi ile hazırlandığı şeklinde övündüğü UBP Seçim Bildirgesi ortada dururken.
 
Bizi selamete götüreceğini günlerce iddia ettiği Serbest Bölge hikâyesi de tam bir fiyasko oldu. Artık herkes kendilerine gülüp geçmektedir.
 
Değerli Basın mensupları
 
Eroğlu’nun ilk yüz günde hiç çalıştırmadığı bir organ da Meclis oldu.
 
Ülkenin onca derdi dururken Meclise yasa sevk etmediği gibi, sevk ettiği yasalar da tamamen Sayıştay Değişiklik Yasası, Başbakanlık Denetleme Kurulu v.s gibi demokrasi açısından tehlikeli ve dayatma anlayışlara ve toplum içinde var olan siyasi kutuplaşmayı teşvik etmeye dönük yasalar oldu.
 
Çamur atma ve gerçek dışı suçlamalarla kendisini var etmeye çalıştı. Bunların hesabını mahkemede verecektir..
 
Kararnameleri devreye sokarak Meclisi ekarte etti.
 
Ekonominin hiç bir alanına dair tek adım atmadı.
 
Demokrasiyi ve devlet yönetimini tam bir çıkmaza soktu.
 
Müsteşar ve Müdür atamalarını yapamadı. Değiştirmediği ve dolayısıyla halen görevde olan müdür ve müsteşarları da devre dışı tutmaya ve devlet düzenini berhava etmeye devam etmektedir. Çünkü seçim döneminde önüne gelene müdürlük ve müsteşarlık vaatleri yaptığı için şimdi adım atamamakta, bunun da ceremesi devlet düzenine yansımaktadır.
 
Dairelerde kurumlarda insanları bir yerden bir yere sürmekle uğraşmaktadır. İşçiyi, memuru sürerek insanları ezerek hakimiyet kuracağını zannetmektedir. 2003 öncesinden hiç ders almadığı ortaya çıkmış bulunmaktadır.
 
Kıbrıs sorununun çözüm sürecinde ise görüşmelere destek verceğini söylemesine karşın, her fırsatta görüşme sürecinin tersine davranmakta alabildiğine çıkmaza oynamayı amaçlamaktadır.
 
İlk yüz günde ülkenin ekonomik sorunlarına çıkış bulma, demokratik gelişmemiz,  dünya ve Avrupa ile yeni bağlar kurmamıza dönük, yeni ve ileri adımlar atmayı bir yere bırakın, Başbakan Eroğlu Başkanlığındaki bu hükümet, her şeyi daha da geriletmenin yolunu yapmaya çalışmaktadır.
 
Başbakan Derviş Eroğlu sırf iktidarda kendi şahsi hâkimiyetini sürdürme adına her şeyi yapabileceğini de göstermiştir.
 
Çünkü birbirinden farklı güç odaklarını,  bir yandan hamasete dayalı bir politik tavırla Anıt açılışında sergilediği tutumla, öte taraftan da Kuran Kursları konusunda sürdürdüğü tutumla memnun etmeye kalkmış, böylece halk içinde gereksiz çatışmalara yol açmıştır.
 
Esas amacının ise görüşmeler süreci içinde çözüm sürecine karşı olan bazı güç odaklarını kendi ekseni etrafında tutmak olduğu meydana çıkmıştır.
 
Tüm bu değerlendirme, tespit ve eleştirileri yaparken de biz, bazı önermelerde bulunmak istiyoruz.
 
Öncelikle yapılması gereken 2008 sonuna doğru Ticaret Odasının gündeme getirdiği Lefkoşa Yaklaşımı projesinin, bazı sendikaların açıkladığı ekonomiye dair önermelerin, Esnaf Odalarının, Sanayi Odasının, üretici birliklerinin sunduğu ekonomik önermelerin  üzerinde durmak olmalıdır.
 
Ayrıca  CTP-BG/ÖRP hükümetinin sunduğu reel sektöre kaynak sağlanması ile diğer önermelerini de ele almak gerekmektedir. Bu arada seçim döneminde tüm siyasi partilerimizin halka sunduğu önermeleri de ele almak gerekir..
 
Yine ülke ekonomisine dair çeşitli akademisyenlerin, aydınların, ekonomistlerin sundukları önermeleri de ele almak gerekmektedir.
 
Bu bağlamda yapısal sorunlar için Hükümet,  ana muhalefet partisi, Mecliste temsil edilen tüm siyasi partiler, iş dünyasının, emek dünyasının örgütleri, üretici birlikleri ,akademisyenler, ekonomistler, devletin ekonomi ile ilgili birimleri bir araya gelmeli, konu tartışılmalıdır.
 
Bu arada global krizin etkilerini azaltmak ve çıkışa geçmek için Ticaret Odasının gündeme getirdiği Lefkoşa Yaklaşımı dahil olmak üzere tüm alternatifler ele alınmalıdır.
 
Buna yaklaşım TARİHİ BULUŞMA OLMALIDIR.
 
Bu Tarihi Buluşmada esas olan nokta Çözüm ve AB süreçlerine hazırlık için Kıbrıs Türk halkının ekonomik sıkıntılarının aşılması ve düzenlemenin yapılması olmalıdır.
 
Hükümet, bu TARİHİ BULUŞMANIN gereklerini yerine getirirken, bu temelde buluşan ana muhalefetle Meclis’te temsil edilen muhalefet, bunun hem uygulanmasına katkı sağlamalı, hem de denetlemek görevini yerine getirmelidir.
 
İş ve emek dünyasının sivil toplum örgütleri, akademisyenler, aydınlar da bu TARİHİ BULUŞMANIN HEM KATILIMCISI, HEM DE UYGULANMASININ DENETLEYİCİSİ  OLMALIDIR.
 
Yapısal sorunlarımızın global krizle de derinleşen ağırlığını böylesi bir toplumsal seferberlikle ele almak mümkün olacaktır.
 
 Ana Muhalefet Partisi olarak toplumsal sorumlulukla tüm bu eleştirilerimize karşın bu konuyu da aşmak için, bu temelde bir görüşü ifade etmenin sorumluluğunu taşıyoruz.
 
Çünkü pek çok siyasi ve partisel değerin önünde gelen hedef, Kıbrıslı Türklerin çağdaş ve demokratik değerler toplamında ekonomik bakımdan gelişmiş ve refah içinde dünyalı ve Avrupalı olarak yaşamalarıdır. Sürdürülen görüşme süreci sonunda gerçekleşecek BM parametrelerinde federal ilkelerdeki çözümün siyasi eşit tarafı olurken, Kıbrıs’ın bütünündeki toplumsal varlıklarını da ekonomik yapıda güçlü bir zeminde sürdürmeleridir; AB için hazır olmalarıdır…”